Dört gün boyunca ardarda şehitler verdi Gazi. Yılmadı, sinmedi, öyle ki, bir yandan şehitlerini toprağa verirken, barikatlarda direnmeye devam etti.
.. 16 Mart, Gazi, Şemdinli, Hrant Dink ….
Faşist katliamlar zincirinin
göz göre göre
devam eden kanlı halkaları
GAZİ KATLİAMI’NIN
SORUMLUSU DEVLETTİR
Açığa çıktı ki; Hrant Dink katledilmeden önce, onun öldürüleceğine dair sayısız yazışma yapılmıştı devlet kurumları arasında. Bu konuda ortaya çıkan son belge, 28 Şubat tarihli Milliyet’te yayınlandı. Apaçık gelen saldırıya karşı devletin hiçbir kurumu “üstüne düşeni” yapmamıştı. Başka bir deyişle, “göz göre göre” katledilmişti Hrant Dink.
Devletin kurumlarının “üstüne düşeni” yapmadığından sözederken, hukuksal açıdan geçerli ölçülere göre söylüyoruz bunu. Değilse, devlet kurumları, söylediğimizin tam tersine olarak, üstlerine düşeni, katliamları, cinayetleri engellemeyerek yapıyorlar belki de.
“Göz göre göre” olması, faşist katliam ve cinayetlerin adeta ortak özelliğidir. Evet, her şey alenidir. Hiçbirinde soruşturmanın ve yargının “gittiği yere kadar gitmemesi” ve olayın “göz göre göre” örtbas edilmesi, onları aynılaştıran bir başka benzerliktir. Ve bir başka benzerlik, polisin, jandarmanın, sivil faşist örgütlenmelerin olayın şu veya bu aşamasında işin içinde olmalarıdır… Bu ortak özellikler, daha da sayılabilecek benzerlikler, onların “devlet politikaları içinde” gerçekleştirildiğinin de kanıtlarıdır.
Mart ayı içinde yıldönümleri olan iki faşist katliamda, 16 Mart katliamında ve Gazi katliamında da aynı şey sözkonusudur. Onlarda da aynı Hrant Dink’in katledilmesinde gündeme gelen tartışmalar yapılmıştı.
Devletin elini gizleyen
“Yunan Parmağı”
Polis, MİT kaynaklı haber ve yazılarıyla tanınan gazeteci Saygı Öztürk, yine aynı kaynaklardan aldığı bilgilerle Gazi’nin üzerinden yaklaşık 5 yıl geçtikten sonra, “Gazi olaylarıyla ilgili istihbarat ‘hasıraltı’ mı edildi?” başlıklı bir yazı yazmıştı. (14 Haziran 2000, Star)
Yazının bir bölümünde şöyle bir diyalog geçmekteydi:
“Dün üst düzey bir istihbarat yetkilisine ‘Gazi olaylarını başlatan kahvehane kurşunlanması eylemi önceden öğrenilemedi mi?’ diye sordum. Bu konunun üzerine gidilmesi gerektiğini belirtti. Gazi olaylarını kimin başlattığıyla ilgili istihbarata dair soruları bu kez o sordu:
1- Devlette böyle bir istihbarat raporu mevcut muydu?
2- Mevcut ise bu yönde ne gibi önlemler alınıp planlandı?”
Belli ki böyle bir raporun olduğu ima ediliyor. Ve kimbilir oligarşi içi hangi hesaplarla yapılıyor bu. Ama bilinen şudur ki; 1 Mayıs katliamından Maraş katliamına, Uğur Mumcu’nun katledilmesinden Hrant Dink’in katledilmesine kadar kontr- gerilla saldırılarının tümünde, bu saldırıları doğrudan veya dolaylı haber veren raporlar geçmiştir kayıtlara. Bu tür raporlar, bir yanıyla raporu veren kurumların her ihtimale karşı kendilerini savunmalarına hizmet ederken, esas olarak da devletin daha sonra kendini aklamasına hizmet etmektedir.
Öyle ya; eğer devlet yapmış olsa, devletin kurumları neden böyle raporlar hazırlasınlar ki?
Dünyanın hemen hiçbir yerinde, devlet tepeden tırnağa homojen bir yapı şeklinde değildir, olması da hemen hemen imkansızdır. İkincisi oligarşi içi çelişkilerin, hatta emperyalistler arası çelişkilerin bir tezahürü olarak devletin çeşitli kurumları arasında da çelişkiler olması, bu kurumların birbirlerini sıkıştırmaya çalışmaları normaldir. Bunlar da gözönünde bulundurularak denilebilir ki, hangi demagojiye başvurulursa başvurulsun, bu tür raporların varlığı, devletin katliamlardaki suçunun bir kanıtıdır.
Hrant Dink’in katledilmesinden sonra polis şeflerinin alelacele “arkasında örgüt yok, cinayeti millliyetçi duygularla işlemiş” demesi veya burjuva basındaki kontracı kalemşörlerin “diaspora da yaptırmış olabilir” türünden komplo teorilerini hatırlıyoruz değil mi? Bu aslında faşist cephenin suçluluk itiraflarıydı aynı zamanda.
Gazi katliamında da iktidarın, polisin suçluluğu şuradan belliydi ki; daha kahvehaneleri kurşunlayanlar yakalanmamışken, daha ortada onların kimliğine ilişkin tek bir bilgi yokken; ertesi günkü gazetelerin kimisi, kahvehanelere saldırının “yasadışı sol örgütler tarafından” yapıldığını yazarken, kimisi “Yunan parmağı” başlıklarıyla çıktı, kimisi de “karanlık güçler” diyordu. Dönemin İçişleri Bakanı Nahit Menteşe de, saldırıyı kimin yapmış olabileceği sorusuna “PKK de olabilir, İBDA-C veya Dev-Sol da olabilir. Tüm ihtimalleri değerlendiriyoruz” cevabını vermişti.
Kullanılan kelimeler, kurulan cümleler farklı da olsa, aslında nasıl bir benzerlik ve ortaklık olduğu görülüyor. Ellerinde hiçbir kanıt, belge, bilgi, tanık yokken, olayı otomatikman devrimcilerin, solun veya “dış mihrak”ların üzerine yıkıyorlarsa, orada en güçlü ihtimal, saldırıyı kendilerinin yani devletin gerçekleştirmiş olduğudur.
Ödüllendirilen katliamcılık
terfi ettirilen kontrgerilla
16 Mart 1978′de, İstanbul Üniversitesi’nden çıkan öğrencilerin üzerine bomba atarak gerçekleştirilen katliam öncesinde de “Öğrencilere yönelik bir saldırı olacağı, hem de bir bombalama olacağı” yolunda istihbarat raporları vardı.
Vardı ama bu “istihbarat”tan sonra polis tarafından yapılan tüm ‘düzenlemeler” bombalamayı önlemek için değil, tam tersine, atılan bombanın “hedefine” ulaşması içindi.
Daha önce hep üniversitenin arka ve yan kapılarından çıkan öğrenciler, o gün, polis tarafından ön kapıdan çıkmaya zorlandılar. Saldırı ön kapıdan çıkışta gerçekleştirilecekti çünkü. Her zaman okula toplu olarak gelip giden devrimci kitlenin etrafına kurulan polis barikatı da o gün kaldırılmıştı.
Saldırıdan önce dönemin Toplum Polisi Müdür Vekili Murat Nabioğlu, İstanbul Üniversitesi önünde görevli polislere “Yanlışlıkla ortalarda dolaşmayın” diyordu.
Saldırının ardından ise, saldırganların peşinden koşan polisler, yine bir başka polis yetkilisi tarafından durduruluyordu. Saldırganların takip edilmemesi emrini veren komiser, daha sonraları yükselecek ve adı daha çok duyulacak. Adı, Reşat Altay’dı. Hani şu Ogün Samastlar’ın yetiştirildiği Trabzon’un son Emniyet Müdürü…
16 Mart katliamının ardından burjuva basın, iktidar sözcüleri, polis şefleri “anarşi-terör” yaygarasıyla doldurdular ortalığı. “Sağ-sol” çatışması deyip geçtiler. Yıllar sonra açığı çıktı ki, fail devlet idi.
Patlayıcıları emekli komando yüzbaşı Mehmet Ali Çevikel sağlamış ve Ülkü Ocakları yöneticilerinden Abdullah Çatlı İstanbul’a getirmişti. Ülkü Ocakları’ndan Zülfikar İsot ve Latif Aktı, polis memuru Mustafa Doğan ve Sıddık Sıtkı Polat ise, bombaları atıp kurşun sıkanlardı.
Saldırının gerçekleştiriliş biçimini gözünüzün önünde canlandırın; katliamcılar, yakalanma riski olmadan geliyor, saldırıyı gerçekleştiriyor ve polis korumasında uzaklaşıyorlar… Aynı Gazi’de olduğu gibi… Gazi’de de saldırganlar, adeta bir polis aracının eskortluğunda terkettiler semti. Polis aracıyla saldırganların içinde olduğu taksinin peşpeşe gittiğine dair tanıklar vardı. Fakat bu olayın açıklığa kavuşturulması için göstermelik bir soruşturma bile yapılmadı.
16 Mart katliamı davasında polis memuru Yahya Gergin, kendilerine “geri dönün” emrini Reşat Altay’ın verdiğini söyledi. Ama Reşat Altay, bırakın hakkında soruşturma açılmasını; terfi ettirildi.
Gazi katliamı sırasında Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar’dı. İstanbul Valisi Hayri Kozakçıoğlu, İstanbul Emniyet Müdürü ise Necdet Menzir’di. Görünür sorumlulukları açısından her üçü de, hem saldırıyı önleyememiş, hem olaya “müdahale ettikten sonra”, 18 kişinin ölümüne yolaçmışlardı. Yani bir “yönetici” olarak açıkça “başarısız”dılar. Ama oligarşi öyle değerlendirmedi. Üçü de bu görevlerinin ardından milletvekilliğiyle ödüllendirildiler! Demek ki; onlar oligarşiye göre oldukça “başarılı” işler yapmışlardı ve Gazi halkını katletmeleri de onların “başarı!” hanesindeki en önemli operasyonlardandı.
Gazi’nin en özgün yanlarından biri de “olayların”, esas olarak devletin polis ve askerinin müdahalesinden sonra büyümüş olmasıdır.
Şöyle de izah edilebilir;
Ölüm mangaları beş işyerini tarayarak kontrgerillanın planını uygulamışlardı. Ama “zaiyat” çok azdı ve üstelik bu saldırı Gazi’de korku, telaş, panik yaratmak yerine, bir ayaklanmayı ateşlemişti… Öyleyse saldırı devam ettirilmeli, korkuyu Gazi sokaklarına hakim kılıncaya kadar öldürmeye devam edilmeliydi.
Evet, nihayetinde kimliği hâlâ tespit edilememiş olan o malum “karanlık güçler”in saldırısında sadece bir ölü vardı. Devletin “olaya müdahalesi”nin sonucunda ise, ölü sayısı 12′ye ulaşacak; Gazi’nin caddeleri açık işkencehaneye dönüştürülecek, yüzlerce insan yaralanacaktı. Kahvehanelere saldırı “karanlıkta” yapılmıştı, ama 12 Gazili’nin katledildiği katliam açıkta, hükümetin, polis ve askeri yetkililerin gözlerinin önünde gerçekleşmişti. Ve herşey bu kadar açık olduğu içindir ki, “Gazi Davası”, siyasi sorumluları, bürokratik sorumluları YARGILAMAMA davası olarak sürdü yıllarca. Saldırının başlangıcını oluşturan kahvehanelerin taranması hiçbir zaman açığa kavuşturulamadığı gibi, saldırının devamında, ellerinde uzun namlulu silahlarla objektiflerin önünde halkı katledenler de “tespit edilemedi” ve yargılanmadı.
16 Mart’tan Gazi’ye, kitle katliamlarından aydınlara yönelen cinayetlere kadar tüm bu kontrgerilla operasyonlarının gelişiminin ve faillerin benzerliği, kontrgerilla politikalarının kesintisizliğinin bir ifadesidir… Olayların “sonrası”ndaki –iktidarın, devlet yetkililerinin açıklamalarından, olaylarla ilgili açılan davalara kadar– benzerlikler de, bunların devlet politikası çerçevesinde gerçekleştiğini gösteriyor. Ve zaten böyle olduğu için ülkemizde adalet için mücadele, devlete karşı mücadeleye dönüşüyor.
***
Gazi’de hâlâ süren bir ‘saldırı ve direniş’ var!
GAZİ KATLİAMI’NIN
SORUMLUSU DEVLETTİR
Gazi’yi sindirmek ve teslim almak için gerçekleştirilen saldırının üzerinden 12 yıl geçti. Gazi sokaklarının emekçilerin kanlarıyla kızıllaştığı, Gazililer’in bir yandan direnip bir yandan şehitlerini toprağa verdiği 1995 yılının Mart’ından bu yana, Gazi’yi teslim almak, sindirmek, yozlaştırmak politikalarından hiç vazgeçilmiş değildir. Vazgeçmesi, oligarşinin tabiatına aykırıdır. Görünürde gündemi her ne kadar şeriat-laiklik kavgaları dolduruyor gözükse de, herkes bilmektedir ki, Gazi’de, tüm Gaziler’de mayalanan sınıf kavgası, oligarşinin iktidarına yönelik en büyük tehlikeyi ve dolayısıyla da oligarşinin asıl gündemini oluşturmaktadır.
Gazi, halkın mücadelesinin ileri mevzilerinden biridir. “Örgütlü bir halk” olmaya yürüyen bir halktır Gazi. Gazi’yi susturmak, sindirmek, bütün gecekondu semtlerine, bütün halka bir gözdağı olacaktı. Siyasi ve sosyal konumundan dolayı, Gazi üzerinden tüm Alevilere, tüm gecekondululara mesaj vermek mümkündü. Gazi devrimcilere göre iyi bir örnek, çoğaltılması gereken bir örnekti; oligarşiye göre ise yokedilmesi gereken bir örnek! Ölüm mangaları, 12 Mart 1995′te, oligarşinin direnen, örgütlenen yoksul semtlere, direnmenin ve örgütlenmenin bedelinin katliam olduğu “mesajını” iletmek üzere Gazi’ye gönderildi.
Kontrgerilla saldırısı
Yakın tarihin önemli olayları anılırken, onların içinde mutlaka “Gazi olayları”ndan da sözedilir. Birçok yazıda, “Gazi olayları” denilip iki kelimeye sığdırılan olaylar, 1995 yılının Mart’ında yaşanmıştı. Üzerinden 12 yıl geçti.
Türkiye’yi günlerce sarsacak olan ayaklanma ve katliam, 12 Mart’ta başladı. Gecenin ilerleyen saatlerinde Gazi’de dört kahvehane ve bir pastahane silahlarla tarandı.
İşyerlerini tarayanlar, ticari bir taksiyle gelmiş, saldırıyı gerçekleştirmiş ve hiçbir polis müdahalesiyle karşılaşmaksızın Gazi’den çıkmışlardı. Saldırıda bir kişi (67 yaşındaki Halil Kaya, Gazi’nin Halil Dedesi) öldü, onlarca Gazili de yaralandı.
Saldırıyı duyan kahvehaneler önünde toplanmaya başladı. Henüz saldırganlara ilişkin gözlemler, bilgiler biraraya getirilmemişti, ama Gazililer yine de saldıranın kontrgerilla olduğundan, “devletin yaptığından” emindi…
Saldırının ardından Gazi halkı, Cepheliler’in önderliğinde günlerce sürecek direnişini başlattı. İlk anda Gazi’nin dört bir yanından gelen bine yakın Gazili, katillerin kimliğini göstermek istercesine karakola doğru yürüyüşe geçti.
Karakola doğru yürüyen kitlenin sayısı bir anda 2000′i aşmıştı. Kontrgerilla Gazi’de terör estirirken ortada gözükmeyenler, şimdi karakolun güvenliğini almak için yığılmışlardı. Karakola takviye güç olarak getirilen panzerler eşliğindeki çevik kuvvet, halkın üzerine ateş açmakta tereddüt etmedi. Ama bu ateş de Gazi halkını dağıtamadı.
Barikatlar kurarak mahalleye çekilen Gazililer, kurdukları barikatların ardında dört gün boyunca direndiler. Yalnız değillerdi barikatlarda. Daha saldırının duyulduğu andan başlayarak İstanbul’un gecekondu semtlerinden binlerce, onbinlerce insan, Gazililer’le omuz omuza olmak için Gazi’ye aktı.
Dört gün boyunca polisle Gazi halkı arasında sayısız çatışma çıktı. Dört gün boyunca tüm düzen içi güçler, bir şekilde Gazi’de boy gösterip direnişi kırmaya soyundular.
Mesela… Gün 13 Mart’a dönerken, direnişçiler yeni barikatlar kurarken, katil polis şefi Hüseyin Kocadağ’la (ki sözkonusu polis şefi bir süre sonra faşist katil Abdullah Çatlı’yla aynı otomobildeyken bir kazada ölecekti), cemevi yöneticileri aynı masaya oturmuş, pazarlık yapıyorlardı; ki pazarlık, Kocadağ’ın, Cephe taraftarları tarafından kovulmasıyla son buldu… Mesela; sabaha karşı panzerler halka karşı saldırıya geçtiği anlarda, Gaziosmanpaşa Kaymakamlığı’nda da bir toplantı vardı; SHP’li Milletvekili Mehmet Sevingen, bazı Alevi derneklerinin yöneticileri, halk düşmanı katiller Vali Hayri Kozakçıoğlu ve Emniyet Müdürü Necdet Menzir’in katıldığı toplantıda, katiller ve bezirganlar halkın direnişini nasıl kırarız diye tartışıyorlardı.
Ve aynı anlarda cemevi önüne toplanan halka kurşun yağdırılması sonucu direniş ilk şehidini verdi: Cephe taraftarı Mehmet Gündüz alnından vurulup düştü.
Halkın büyük direnişi
Devlet, dört gün boyunca faşist terörü hergün biraz daha tırmandırarak halkın haklı isyanını bastırmak istedi.
Dört gün boyunca ardarda şehitler verdi Gazi. Yılmadı, sinmedi, öyle ki, bir yandan şehitlerini toprağa verirken, barikatlarda direnmeye devam etti. Kahramanlık, cüret ve fedakârlık, barikatlarda dövüşen binlerce insan tarafından sıradanlaştırılmıştı.
Barikatların kurulduğu ilk geceden itibaren Gazi sokakları bir savaş alanı görüntüsündeydi. Hayır bu bir benzetme veya mübalağa değil, o gündüz ve gecelerde kelimenin tam anlamıyla bir savaş meydanıydı Gazi.
Oligarşiyle halkın savaşı…
13 Mart sabahından itibaren büyük çatışmalar oldu Gazi’de. Halkın taş ve sopalarla, bedenleriyle yürüttüğü bu çatışmada, katliamcılar gün boyu kurşun yağdırdılar halkın üzerine. Kortejlere silah sıktılar, ateş altında yürüyüşler yaptı İstanbul’un yoksul gecekondularından gelenler. 17 yaşındaki Cepheli Sezgin, 40 yaşındaki emekçi Fadime Bingöl, Hasan Gürgen o günkü çatışmalarda şehit düşenler arasındaydı.
Şehitler ayaklanmanın öfkesini ve kararlılığını daha da büyüttü.
Halkın öfkesi karşısında binlerce polisin aciz kalması üzerine, zırhlı tugay askerleri de devreye girdi.
Ayaklanma karşısında acizliği iyice açığa çıkan devlet, son bir umutla “sokağa çıkma yasağı” ilan etti Gazi’de. Ama barikatların ardında oligarşinin yasaları ve yasakları geçerli değildi. Oligarşinin kararı bir saniyeliğine de olsa uygulanmadı Gazi’de.
Direniş boyunca, geceyi barikatlar ardında geçirdi Gazi halkı. 20′den fazla barikat vardı sokaklarda. Direnişin organizasyonu için bir Halk Komitesi kurulmuştu.
Komite, 14 Mart’ta direnişin taleplerini açıkladı: “1-Asker ve polis çekilecek, sokağa çıkma yasağı kaldırılacak. 2-Gözaltındakiler serbest bırakılacak. 3-Cenazeler Gazi Mezarlığına defnedilmek üzere halka teslim edilecek. 4-Dışarıdan gelen halk engellenmeyecek.”
Talepler kabul ediliyor. Gazi’nin şehitleri teslim ediliyor halka. O gün –14 Mart’ta– altı şehit verildi toprağa. Barikatların ardında toplanan 20 bini aşkın yoksul emekçi hesap soracağına and içti Gazi Mezarlığı’nda. Ama direniş ve savaş bitmemişti daha; Gazi’deki şehitler 12′ye ulaşacak ve başka yerlerden yeni şehit haberleri de gelecekti.
Gazi’de yapılan saldırıya karşı sesini ilk yükselten emekçi semtlerinden biri Ümraniye oldu. Daha o gün akşamdan çıktılar sokağa. Ertesi gün, 14 Mart sabahında esnaf kepenk kapattı. Öğlene doğru binlerce Ümraniyeli yürüyüşe geçti.
Ertesi gün, 15 Mart’ta Gazi’de katliama dönüşen saldırının hesabını sormak için yine meydandaydı Ümraniye halkı. 10 bini aşkın gecekondulu, E-5 Karayolu’na kadar yürüdü. Halk oradan semte dönerken, 30 Ağustos İlköğretim Okulu’nda pusuya yatan ölüm mangaları halka kurşun yağdırdılar. Dört yoksul emekçi orada katledildi. Bu saldırıda yaralanan Hakan Çabuk da 15 gün sonra şehit düşecekti.
Teslim alamadıkları için
saldırı ve direniş sürüyor
Gazi direnişi, Gazi halkının o günlerdeki deyişiyle “bizi yoketmek isteyenlere karşı” bir direnişti. Tespit doğruydu; her şeyiyle yoketmek istiyorlardı Gazi’yi. Düzen Gazi’nin devrimciliğinden rahatsızdı. Düzen Gazi’nin aleviliğinden rahatsızdı. Düzen Gazi’nin örgütlülüğünden rahatsızdı…
Kuruluşu 1970′li yıllara uzanan Gazi’de cadde ve mahallelere veya diğer kurumlara, devletin verdiği isimlere bakın: İsmetpaşa Caddesi ve Kıbrıs Caddesi, Atatürk Bulvarı, Zübeyde Hanım İlköğretim Okulu, 75. Yıl Mahallesi…
Sanki resmi tarih. Bu isimleri verirken Gazi halkına sormadılar hiç. Ama bu isimlerle Gazi halkına bir şey anlatmak, devletin “varlığını” hissettirmek istedikleri açık.
Bu isimleri verirken Gazi halkına sormadıkları gibi, “halk Gazi isminden rahatsız, böyle anılmaktan rahatsızlık duyuyorlar” türünden demagoji yapmaktan da geri kalmıyorlar. Fethullahçı Aksiyon şöyle yazmıştı mesela bir zamanlar:
“Mahalle halkı Gazi ismine tepki duyuyor. Bu nedenle ‘Gazi’ isminin bölgeden silinmesine çoktan başlanmış… İETT otobüslerinden ‘Gazi Mahallesi’ ibaresi kaldırılmış.
Artık Yunus Emre Mahallesi yazıyor. Gazi Mahallesi dışında kalıp yeni verilen isimlerle kurulan mahallelerde oturanlar mutlu. Mahalle yakın gelecekte, Sultançiftliği’yle birleşerek Sultan Gazi ismini alabilir.” (27 Ocak 2001)
Elbette Gazi’den hem ismen, hem cismen asıl rahatsız olanlar Gazi halkı değil, egemen sınıflardı.
Gazi halkının önemli bir bölümü Sivas, Çorum ve Tokat civarından gelmişti ve önemli bir bölümü Aleviydi. Fakat ilginçtir ki; –aslında ülkemiz genelinde de durum böyledir ve bu açıdan ilginç değildir– toplam nüfusunun yüzde 75′i Alevi olan bir semtte 1 cemevine karşılık 10 cami vardır.
Gazi ayaklanmasından bir süre sonra -1999′da- Gazi’ye yönelik oligarşinin geliştirdiği ve uygulamasını İstanbul Valiliği’nin üstlendiği projelerden birinde de “Gazi’ye Çevik Kuvvet Müdürlüğü’nün yerleştirilmesi, dispanser, bowling ve bilardo salonu açılması, spor faaliyetlerine önem verilmesi” kararlaştırılmıştı.
Gazi’ye yönelik bir başka plan, semtin –başta Gazi gençliği olmak üzere– yozlaştırılmasıydı. Faşist mafya çeteleri, uyuşturucu, fuhuş ticareti bu amaçla polis himayesine alınmıştır Gazi’de.
Görülüyor ki, Gazi’de, oligarşiyle halkın arasında, ekonomik, siyasi, dini, kültürel, her alanda kesintisiz bir savaş sürüyor. Oligarşi Gazi’nin her şeyini yoketmek; geriye çürümüş, kokuşmuş bir posa bırakmak istiyor. Gazi ise büyük bedeller ödeyerek direniyor. Saldırı ve direnişin sürdüğünün açık kanıtlarından biri, 1995′in 12 Mart’ından sonra da Gazi’nin verdiği onlarca şehit, yüzlerce tutsaktır. Gazi onurunu, tarihini, siyasal, sosyal, kültürel kimliğini savunmaya devam edecek
kaynak: http://www.yuruyus.com/www/turkish/news.php?h_newsid=2691 |
Tutmayın beni... Yorum yazcam.